( Birazcık !!! uzun oldu ama, önümüzde 4 günlük hapislik var hani, umarım zaman bulur okursunuz ...)

Dikkat ettim de neredeyse her paylaşımımda demokrasi veya demokratlık geçiyor. Sol hareketin önde gelenlerinin en büyük zaafının demokrasi meselesini nasıl anladıklarından kaynaklandığını vurgulamaktayım...Proletarya diktatörlüğünü demokrasinin doruğu sayan solun nesini konuşacağız diyebilirsiniz ama, insanlık tarihi bu tür absürd iddialarla çalkanıp durdu...

Bu yazdıklarımdan solun veya Marxizmin-Leninizmin insanlığa hiç yararı olmadığı çıkarılabilir ama değil. Sosyal demokrasi anlayışının bile bu sol anlayışa bir tepki olduğu görülürse, insanlığın sivilleşmesine katkısı red edilemez...En azından ben bu kanaatteyim...

Neresinden bakarsanız bakın Urfadan gelmiş, ataerkil bir aşiret çocuğuyum...Yaşamının her anı terrör, kan davası vb yığınla şiddetin içinde geçmiş bir adamım. Bu demokrasi aşkı nereden gelebilir ki...Kanunsuzluğun kol gezdiği, gücü yetenin racon kestiği, Yumuşaklığın bir nevi eksiklik, Hele içinde yoğrulduğum tüm siyasi hareketlerde demokrasininin miskalı zerresi olmamasına rağmen, ne olmuşta demokrasi sevdalısı olmuşum ben !!!

Yaşanılan ortama, yani antidemokratik yoğunluğa bir nevi reaksiyondandır denebilir ama, bilindiği gibi reaksiyondan sistematiğe varılacağını iddia etmek biraz mantıksız bence...
O zaman geriye 35 yılı aşkın yaşadığım bu ülkenin etkisi olmalı...Adı üstünde İsveç, dile kolay...35 yıl boyunca demokrasiyi kendinize hiç dert etmeseniz bile, demokratik yaşam hücrelerinize kadar işliyor...

Mesela kuyruğa girmeden, oradan buradan dalıp işini halletmek ve ya üç beş kişinin aynı anda konuşması, kimsenin kimseyi dinlememe alışkanlığı veya benzeri şeylere rastlamak neredeyse olanaksız...

Bırakın '' dayak cennetten çıkmıştır '' lafını, insanların bulunduğu yerde çocuğunuza bir fiske vurduğunuzda insanlar sizi öyle bir suratla döverler ki, neye uğradığınızı şaşarsınız...

Kara yoluyla Bursa’dan Gemlik’e doğru gidenler, şehre yaklaşırken yolun sağında, üzerinde Orhan Veli’nin kısacık bir şiirinin yazılı olduğu tabelayla karşılaşırlar: “Gemlik’e doğru Denizi göreceksin; Sakın şaşırma.”

O tabelayla birlikte karşınıza hemen Gemlik Körfezi çıkıverir.Uzunca bir kara yolculuğunda, dağları tepeleri aşa aşa giderken insanın karşısına ansızın masmavi bir deniz manzarasının çıkması ne kadar hoştur değil mi? *

Hüseyin Korkmaz 29 yaşında bir polis. 17 ay Fetöden yatmış ve bu konuda çeşitli gösterilerde bulunmuş, en az dört kez müebbet cezayla yargılanmasına rağmen, şimdi ABD'de Zarrab davasında tanık olarak sahnede !!!
Şaşırılmayacak gibi değil.

Ülkemizde her şeye kadir bir pençe var, kartal pençesimi desem ne desem, istediğini söküp alıyor ve istediği yerde kullanıyor.
Bunu yaparken, özellikle görünsün istiyor, adeta şhow yapıyor sanki.

Adil Öksüz'de öyle...
Hüseyin Korkmaz'da öyle...
Metin Topuz'da öyle...
Daha kimler çıkacak kimler !!!

15-16 Temmuz sonrası işlemlerle bu güç yerle bir edildi desen bi türlü, tüm işlemlere ve operasyonlara rağmen bu güç hala yerli yerinde duruyor desen başka türlü sonuçları var...Bütün mesele bu gücün nasıl istediğinde de yatıyor biraz...
Belli ki bu güç, neredeyse doğa üstü bir güç olarak görünmek içinde çırpınıyor sanki...

Aslında bütün mesele şu gerçekte yatıyor sanki '' MiT'in maaşını 1973'e kadar CIA ödedi. Bu iddia dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'e ait. Çağlayangil'e göre 1973'e kadar ABD gizli servisi CIA ile MİT birbirine göbekten bağlıydı...''
Acaba iş yalnızca MİT'in maaşını ödemeklemi kalmıştı ?

Mesela o dönemde kaç basın mensubu CİA'dan maaş almıştı.
Soruyu doğru soralım. Acaba daha kimler CİA/ABD ve batıdan destek almıştı.
Daha önemli bir soruyla devam edelim. Bu maaşlıların temizlenmesine dair bir dönem olmuşmu ki ?
Bu tür çabaların olduğu bir dönemi anımsayan varmı...
Ben şahsen anımsamıyorum, çünkü yok...

( Geçmiş zamanın birinde deneme...)
İnsan oğlu çok yol aldı kısa sürede teknolojide, illa da son yüzyılda.
Daha 1953 yılında evimize gelen köylümüzün namaza durmuşken aniden avluya fırlayışını unutamam.
Annem radyoyu açmış ve ev işlerine dalmıştı. O zamanın radyolarının başlaması için ısınması lazımdı ve bu zaman alırdı.
Namazını kılarken radyodan sesler gelmeye başlamış. Kadın, etrafına bakıp odada kendisinden başka kimsenin olmadığını fark edince, haho havar eşliğinde Kürtçe ‘’ cinler bastı ‘’ diyerek avluya kendini zor atmıştı...O günden bu güne neler oldu neler, kıyas kabul etmez buluşlar...

İnsanlık devasa adımlarla ilerliyor. Uzaya yolculuklar, ay’a gidiş, Venüs’e insansız araç yolculama, molekülden atoma, derken atom altı keşifler. Nötrön’dan elektron!a, mükemmellikten düzensizliğe. Evrenin mükemmel olmayıp arıza sonucu meydana geldiğine dair keşifler. Giderek insanın varoluşunun bir arıza olduğuna dair iddialar.

Orhan Gencebay’ın hatasız kul olmaz demesi neki, koca koca alimler insanın kendisi hatadır diyor !!!.

Mekanik fizikten kuantuma, önce red, daha sonra ikisinin çitişmesiyle yola devam. Evrenin iki boyutlu olduğuna dair teoriler, üç boyutlululuğun bir yanılsama olduğu, zamanı da içine katarsak ancak dört boyutlu varlıkları görebileceğimizi, aslında evrende 11 boyuta kadar varlıkların olduğu, lakin bizim bunları göremediğimizi. İç içe yaşadığımız evrenlerin olduğu, farklı ve çok uzaklarda sayısız evrenlerin varlığı falan filan...

Evrenin sonsuzluğu, sürekli genişleyen evren, kopyalarımızın var olduğu sayısız evrenler. Bükülen evren, katlanan evren, kestirme yol solucan deliği, kara delikler, bing bang falan filan...

Aynıştayn kuantumun varsayımlarına karşı çıkarken ‘’ tanrı zar atmaz ‘’ iddiası... ’’ Ben bakmasam da ay'ın orada olmasını bilmem bana huzur veriyor ‘’ Demesi, bir başka kuantumcunun ‘’ tanrıya ne yapıp yapmayacağını söylemekten vaz geç’’ demesi...

Tamam da, bilimin, ilmin, ve keşiflerin toplamında soru ...Tek hücreli bir canlı üretilebilindimi...
Nerdeeeee.
O zaman can nedir....canlı nedir...
Kimse bilmiyor...
Üretmek ve keşif sınırsızdır ama, yaratmak insana dair bir şey değil gayrı...

Bütün canlılarda olduğu gibi, insan vücudunun ana yapısı da hücre. Hücrelerimiz çoğalarak dokuları, dokular çoğalarak organları, organlar da, yaptıkları görevler bakımından sistem’leri meydana getiriyormuş.

Vücudumuzdaki kas’lar, kemik’ler, sinir’ler hep hücre dokularından yapılmış.
Vücudumuzun büyük bir kısmı su. Yetişkin bir insanın vücudunun %70’i sudan meydana gelirmiş. Her organımızdaki su oranları değişikmiş. Kaslarımızın % 74 ü, derimizin % 64’ü, kanımızın % 85’i, karaciğerimizin %71’i, böbreğimizin % 83’ü sudan oluşmuşmuş....

HDP Eş Başkanı Demirtaş, Güneydoğu'da düzenlenen operasyonları eleştirdi, hendeklerin operasyonlardan önce değil, sonra kazıldığını söyledi, "Güvenlik politikasından bugün vazgeçerlerse, halkın çoğu barıştan yanadır" dedi. 22 Ara 2015 Güncelleme 13:33 TSİ

Demirtaş şöyle diyor :Özyönetim ilan edenlere ne istiyorsun desen ne kaybedersin? Bu halk seni seçti, Genelkurmay Başkanını değil! Özyönetim, yerelden yönetim diktatörlüğe karşıdır. Bunların hepsi tek adam sistemine karşı şeyler.

Cizre’de başkanlık ilan edilse, davul zurnayla karşılarlar.
Hükümet güçleri derin bir cehalet örneği sergiliyor. Türkiye’de hendek ve barikat sorunu varmış gibi adını koyarak, ‘yakacağız, yıkacağız’ edebiyatıyla 100 yıllık siyasi sorun olan Kürt sorununu görmezden geliyorlar.

29 Aralık 2015
Tepkiler oldukça sert. Erdoğan ve AKP hükümeti “Öz yönetim” ve” Özerklik” çağrısına bu kadar sert tepki veriyorlar ama 28 Şubat 2015’te açıklanan “Dolmabahçe Mutabakatı”nı unutmuş görünüyorlar. Şimdi o Mutabakat maddelerini yeniden madde madde hatırlayalım;

Madde 1. Demokratik siyasetin tanımı ve içeriği…
Madde 2. Demokratik çözümün ulusal ve yerel boyutlarının tanımlanması…
Madde 3: ‘Özgür Vatandaşlığın yasal ve Anayasal güvenceleri…
Madde 4: ‘Demokratik siyasetin devlet ve toplumla ilişkisi ve bunun kurumsallaşmasına yönelik başlıklar…
Madde 5: ‘Çözüm sürecinin sosyoekonomik boyutları…
Madde 6. ‘Çözüm sürecinde özgürlük-güvenlik ilişkisinin kamu düzeni ve özgürlükleri koruyacak şekilde ele alınması…
Madde 7: ‘Kadın kültür ekolojik sorunların yasal çözümleri ve güvenceleri…
Madde 8: ‘Kimlik kavramı ve tanımlanmasına dönük çoğulcu demokratik anlayışın geliştirilmesi…
Madde 9: ‘Demokratik cumhuriyet, ortak vatan ve cumhuriyetin demokratik ölçütlerde tanımlanması, çoğulcu yaşam, içinde yasal ve Anayasal güvencelere kavuşturulması…
Madde 10: ‘Bütün bu hamlelerin içselleşmesini hedefleyen yeni bir Anayasa…’

Şahsen siyasi gündemi muhalefetten izleyen biriyim. Huy işte...
Gazetelerini, weblerini, haber sitelerini ve bilumum youtup yayınlarını takipteyim...Huy işte...
Kulağımda kulaklık, gözlerim kapalı muhalifleri dinliyorum...
Muhaliflare bakılırsa, memleketin yarısı kendini asmış, çocuklarına pantlon alamadığı için...
Korkunç bir trajedi olduğu ortada lakin, bunu köpürtmekten çıkar sağlayacağını sanmak bir tuhaf. Samimiyetsizlik diz boyu, bu olayı örnek vermeden konuşan yok neredeyse...
Yine bir o kadarı kendini yakmış...
Muhalefet bayılıyor adeta bu tür haberlere...’’ sevinmiyoruz ama ‘’ diye verdikleri bu tür haberlerde, sevinmediklerine dair hiç te inandırıcı değiller hani...

''...En leylim gecede ölesim tutmuş
Hadi gel ay karanlık...''

Doğmuşum 48 de...
Kundağamı sarıldım...
Sarılmışım belki de ama, sipere, siperlere savrulmuşum...Tuhaf bir yaşam hani...mektebi var, medresesi var, aşkı var meşki var, acısı var tatlısı var lakin siperler var dört bir yanda...Selviler devriliyor bir o yanda bir bu yanda, göğ ekini biçmiş gibi...
Kurkuşunlar vızıldıyordu dört bi yanımda...

Buna yaşam diyorlar...
Yaşam, bi o siperde bi bu siperde...

Çamur, Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet'e doğmuşum hani....

Dört yanım puşt zulası, Dost yüzlü, Dost gülücüklü. Cıgaramdan yanar. Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı. Dört yanım puşt zulası, Dönerim dönerim çıkmaz......

Sıradan bir İsveçliyle muhabbetteyiz, şikayet ediyor koca yaşamdan, elbetteki her insanın derdi kendine büyüktür, acının kıyası olmaz herhal, lakin şikayeti de sanki zamanında gelmemiş otobüs veya metro misali...

Anlatsammı diye yelteniyorum bir ara, vaz geçiyorum...Fantazi sanacak anlattıklarımı kesin, kaygım bundan...
Bi ara dalıyor ve soruyorum kendime...
Acaba yaşamım böylesine tek düze ve monoton olsaydı mutlu olurmuydum diye...
Kesin bir cevabım yok, ne kadar zor olursa olsun insan kendi yaşam hikayesini tercih eder sanki...

ABD konsolosluğu memur almış güya ve hepsi ajan. Acaba dış işleri bakanlığı bünyesinde çalışan ve monşer diye adlandırılanların kaçı ajan. Mesela bu monşerlerin hangisi tv ye çıkıp konuşsa '' işte şimdi mahfolduk, ABD bizi un ufak edecek ...'' modunda konuşma yapıyorlar.

Bu tür konuşmalarının, '' teslim olalım, mülayim olalım, biz hiçiz...'' den başka ne anlamı var ki. Mübarekler sanki dubbel maaş alıyorlar, bir maaş ABD den bir maaş Türkiyeden. Türkiyeden aldıkları maaşlar çerez misalı olsa gerek ki, asıl hizmetleri ABD'ye çünkü...

Bu zevata göre ABD Irakı işgal etmiş ama, asıl sorumlu Türkiyedir Irak'ta olup bitenlerden. Aynı şekilde Suriyede olup bitenden Türkiye yönetimi sorumludur. Afganistandan, Libyadan ve Mısır'dan da. Utanmasalar tüm dünyayı bu hale Erdoğanın soktuğunu iddia edecekler, ediyorlar da.

Sevgili sol, geçmişte emperyalizme mal ettiği her melaneti Erdoğan'a yüklemekte. Ajanlar tam boy görevdeler tamam da, bu zatların tv'lerde canhıraş bir şekilde ABD savunuculuğu yapmaları nasıl izah edilebilir.

Yüksek sesle ABD savunuculuğu yapmalarını anlayamıyorum ama, bunların tv lerde baş köşelerde ağırlanmalarını hiç anlayamıyorum. Taşları bağlayıp köpekleri ortalığa salmak demokrasimi oluyormuş...

Eğer 15-16 Temmuz saldırısı konsolosluklardan ve İncirlikten idare edilmişse, ardından bu işe katılan ajanlar yine ABD'ce ülkeden kaçırılıp batıya ve Amerikaya yerleştirilmişse, göz altına alınan ajanların verdiği ifadeler bu saldırıya katılanları çorap söküğü misali ortaya sermekte ise, yönelim Nato'dan Türkiyenin çıkmasına kadar gidebilir ve bu gidiş zaten sallantıda olan Nato'nun çöküşüyle sonuçlanabilir.

O saatten sonra dünya yeni bir düzene girmiş demek olmayacakmı. Bu yeni dünya düzeninde Türkiyenin yeri de eski yeri olmayacaktır her halde...

Ortada ister Fetöcü olun, ister CHP li sevinilecek bir durum yok bence...Bir altüstlük yaşanıyor ve Türkiyede yaşayan her kesi etkiliyecek bir altüstlük.

Tabi ki ajan işini yapacak ama, onların da işi zor bence...
Bir ajanla ilgili empati yapabilmeyi ve ruh halini ortaya sermeyi isterdim ama yapamıyorum...Ajanlık çok özel bir ruh hali olsa gerek...

Fakir doğan fakir ölür, zenginleşemez. Karun kadar zenginleşse de fakirdir hala...
Fakirin bitmez tükenmez korkuları vardır ve korkuları yönetir onu bir ömür.
Fakirin temel dugusu korkudur. Sevgisini kıyaslayın fakirin korkusuyla, korkusunun galebe çaldığını görmek için çaba gerekmez. Bağırır adeta fakir doğan...

Zengin doğan fakirliği bilmez ve tanımaz. Korkusu yoktur fakirlikten, fakirlik yabancıdır ona.
Hindistan mihracelerinin hikayeleri oldukça ünlüdür. Yirminci yüzyılın başlarında solculukla tanışan mihracelerin bir kısmı çok rahat mallarını mülklerini solcu örgütlere bağışlamış ve ortada beş kuruşsuz kalıp dilenci olmuşlardı.

Bugünden yüz yıl sonra sorarlarsa Sur neden böyle oldu...Cizre neden böyle oldu...Nusaybin neden böyle oldu diye, kan davasını sürdürmek isteyen taraflar bu arzularına sayısız gerekçe bulacaklardır . O şunu yaptı bu onu yaptı...Devlet şunu yaptı, serhıldancılar bunu yaptı...Peki sonuç ...Milyonlarca insan, çoluk, çocuk üp üryan sine püryan, kışta kıyamette ayazda...Taş üstünde taş kalmamış ki bir taşın üstüne oturup konuşasın...

Bu yaşa geldim devlete dayılananın kazandığını görmedim...Vietnam da dahil...Çünkü Savaş Vietnamda oluyor görüntüsü verilerek ABD ve Sovyetler arasındaydı...

Bana Stockholm sendromu yaşıyorsun diyenler...Tamam kabulüm sizin kuyruğunuz dik olsun...Lakin bu kan davası ve kim haklıydıyı bir kenara bırakmak gerekiyor...Bu kan davasına bir son vermek lazım...

Size yıllarca önce bu hayata veda etmiş, okuma yazması bile olmayan annemin, kardeşim öldürüldüğünde gösterdiği bilge tavrın bir gıdımını göstermenizi isterim...Kan davasına bir yerde dur demek lazım...

20 yıl önce kendi sesinden hikaye ettiği sözlerine bi kulak verin...yiğitlik sizin, korkaklık benim olsun...
'' ....İş burda bitmedi ki. Aşiretimizin reisi evime geldi. Kadriye, kızım dedi.
Biz bu kanı burada sağaltalım, bayrak çekelim, kurban keselim
Kızım dedi, ben parayı alayım silah alın, onların parasıyla öldürün onları

Amca dedim. sen benim amcamsın İki gözümsün ama ben oğlan evermiyorum, Kız gelin etmiyorum, niye bayrak çekelim. Niye kurban keselim.
Böyle bir şeyi ben yapamam, ben istemem dedim
Çocuğum kana bulamasın elini.
ben isterem ki, çocuklarım serbest yatsın, sırt üstü yatsın
ben onlardan bir tane öldürsem, onlar benden bir tane öldürse, çocuklarım gölgesinden korkar.
o öldü bir kere, allahın emri kaderinde vardı, bari geri kalan çocuklarıma bir şey olmasın.....''


( Böyle sürüp gidiyor işte kutudakiler. Sevgiyle kalın EVDE KALIN, EV HALKIYLA SAKIN KAVGA ETMEYİN ...)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.