Geçende bu başlık altında bir yazı yazmıştım. Daha çok ilkokul yıllarımızı anımsatan bir yazıydı. Bu yazımda da Rabbim izin verirse ortaokul ve lise yıllarımızı anımsatan bir yazı yazmak istiyorum. Dilerim okuyan dostlarımız bir an da olsa geçmişlerini hatırlamıs olurlar.

Geçenlerde Giresun Eğitimden kıymetli dostum Orhan TOPAL ile (Trabzon, Maçka Milli Eğitim Müdürüdür) uzun bir aradan sonra bir telefon görüşmemiz oldu. Konuşmamız yarım saatten fazla sürmüştü. Kendisiyle üniversite yıllarımızı konuşmuştuk. Konuşmanın sonunda şöyle dedi. "Gelecekle ilgili hayal kurmayı bırakıp, geçmişteki hatıralarımıza dönmeye başladiysak, yolun sonu görünüyor demektir" dedi. Çok doğru bir söz. Bu vesile ile değerli dostum, " Orhan TOPAL" müdürümü buradan selâmlıyorum. Bütün din kardeşlerimize de selâm olsun.

Yıl 1977 yılıydı. İlkokulu o yıl bitirmiş, muhterem babam Tonya İmam-Hatip Ortaokulu'na kaydımı yapmıştı. Bir binanın giriş katındaki sınıfta, okula başladık. Kalabalık bir sınıf, 40 civarında mevcut vardı. Küçük yer olmasına rağmen sınıfta bir kişi hariç kimseyi tanımıyordum. O kişi de 42 yıllık dostum Ali KARA'ydı. Köyümüz aynı olmasına rağmen ilkokulu farklı okullarda okuduk. O yüzden o zamana kadar pek tanışmıyorduk desem yeridir. 54 yaşındayiz. 42 yıllık dost. Allah ömür verdiği sürece dost kalmaya devam edeceğiz inşallah.

Yoklama yapilmaya baslandı, sınıfa giren öğretmen tarafından. Herkes pür dikkat dinliyor. İsmi okunan ayağa kalkarak burdayım diyor. Öğtetmen Mustafa Cemal TOMAR deyince ben sesimi çıkarmadım. Etrafa bakınıyorum. Sınıfımızda bir akrabam var dedim ve sevindim. Fakat öyle birisi ortalıkta yoktu. Orada ben olduğumu farkettim. Çünkü ilkokulda benim ismim sadece Mustafa'ydı. Kimlikteki ismimi ancak o zaman öģrenmiştim. O yıllarda herkes bilir ki, kimliksiz ilkokullara kaydoluyorduk. Diploma alınacak olduğu zaman Nüfus Cüzdanı çıkarılıyordu. Eygidi günler! diyorum. Aradan 43 sene geçti şaka gibi sanki.... Rabbimiz gelecek ömrúmüzü geçmiş ömrümüzden hayırlı eylesin, kâmil bir imân ve sağlık versin.

Dünyada en kıymetli iki şey nedir? diye bana sorsalar, önce kâmil bir iman, sonra sağlık derim. Rabbim önce imân sonra sağlık ihsan eyle bize...

Ey! Gidi eski günler (2)İmanımızı daim eyle. Kâmil bir mü'min olarak huzuruna varmayı nasip eyle! (Aminn..) İnanınız ki dünyalığın bir kıymeti yoktur, her şey gelip geçici. Yıllar sonra hayatımızın bazı sahneleri satırlara aktarıldıysa birileri belki o satırları bulursa belki okur. Yoksa tarihin mechul sayfalarında yok olup gidiyorsunuz. Lâkin Rabbimiz, bizim için ta'zim ettiği sayfalarda yer almamız başka bir konu tabi ki...

O yıllarda tabi ki şimdiye göre fakirlik vardı, yokluk vardı, imkânlar sınırlıydı ama sevgi vardı, samimiyet ve dostluklar vardı, yardımlaşma vardı, değer verme ve değer görme vardı, vefà vardı. Gerçekten " bir kahvenin 40 yıl hatırı vardı". Bir defa Terme'nin Köybucak Köyü'nde eski köylülerimden bir eve yolum düşmüştü. Bir teyzem, 60 yıl öncesinde benim babamın büyükannesinden gördüğü iyilikleri anlatıyordu bana. Anlaşılan o ki, kahvenin hatırı kırk yılı da geçti.

Şimdi ise adama kahve söylüyorsun yarın seni tanımamazliktan geliyor. Günün birinde âmir memurunu teftiş yapmaya gider. Me"mur ne yapsın;
-Amirim! " Sizinla filân yerde çay içtik. Hatırladınız mı? demesi üzerine âmirin verdiği cevap enteresandır.
-"Hatırlamıyorm, yemek söyleseydin belki hatırlardım" demiş.
Örnekte görüldüğü üzere nerden nereye geldik! Gel de deme; "EYGİDİ ESKİ GÜNLER!"

Biraz da müsaadenizle o zamanın en azindan benim hafızamda kalan zorluklardan bahsedeyim. Geçmişi överken her şeyi güzeldi anlamına gelmez.

Ulaşım sorunu vardı. Bir köyde ancak bir araba ya vardı ya da yoktu. Bizim köyde yalnız Yağcı Mustafa Karadeniz'in (Allah rahmet eylesin) Pover isminde bir arabası vardı. Şehre gitmek istiyorsan yürümelisin. Eşyaları da omuzunda, elinde ya da sırtında taşımak zorundasın. 9 ya da 10 km uzaktan, 70 kg ağırliğindaki bir çuval buğday ununu sırtında taşıyarak evine getiren adamlar ya da kadınlar vardı. Sadece bu konuda yaşananları yazsak bir kitap dolusu yazı yazılabileceğini düşünüyorum.

Bizim köyümü z şehire (Tonya'ya) 9 km uzaktaydı. Cuma günleri bayrak töreninden sonra üç beş kafa dengi arkadaş buluşur, patika yollardan, yağmurlu çamurlu yollardan elimizde nevale çantamizla beraber 9 km'lik yolu yürüyerek akşam karanlığinda köye varırdık. Yolda yürürken sohbet ede ede giderdik, yolun nasıl bittiğini bile farketmiyorduk. Pazar günü ikindiden sonra tekrar aynı grup arkadaşla buluşur şehrin yolunu tutardık.
Genellikle yemeğimiz çay ve ekmekti. Çok az kişinin sofrasında peynir bulunurdu. Benden 4 yaş büyük olan dayım da o zamanlar lisede okuyordu, oturduğumuz odalar yanyana ama giriş kapıları ayrı ayrıydı. Bir gün pencereden bana seslendi;

- "Yeğen! Çayla beraber ekmek yiye yiye bıktık. Peynır varsa bir dilim verir misin:? dedi.

-Ben de peynirin küflü tarafından kaldı biraz, bilmem yer misiniz dedim. Küflü peyniri getirdim, arkadaşı ile beraber o peyniri öyle iştahlı yemişlerdir ki, anlatamam!
Sabahleyin okula giderken lokantaların leziz çorbaların kokusu burnumuza geliyordu, gidip çorba içmeye para mı vardı? Lakantaya gidip istedikleri yiyecekleri yiyenlere gıpta ile bakardık.

Akşamları bazen lokantaya gider, az çorba ile beraber çok ekmek yiyerek az para ile karnımızı doyurmaya çalışırdık.

O zamanlar köylerde yemek kültürü de pek gelişmemişti. Şimdi her ev, en iyi lokanta sayılır. Her türlü yiyecekler evlerde pişiriliyor, gel gör ki gençler bu zenginliğin kıymetini ne kadar biliyorlar? Şu hakikat ortaya çıkıyor ki, yokluk görmeden varlığın kıymeti bilinmemektedir.

Ey! Gidi eski günler (2)

Dediğim gibi o yılları anlatmak öyle bir iki sayfalık yazı ile değil..Az önce yazı yazma konusunda üstadım kabul ettigim Selim EROĞLU Hocamın "DEVRAN" NE DEVRANDI" yazısını okudum. O yazıyı sizin de okumanızı tavsiye ederim. O yazıda belirtildiği gibi, geçmiş hatıralarımızı yazmaya kalksak ciltler dolusu kitap meydana gelir.

Yazımın sonuna yaklaşırken, yazımın başında ismini zikrettiğim 42 yıllık dostumla tâ o yıllarda! beraber çektirdiğimiz fotoğrafı ekleyeceğim. Öyle bir dostluk ki, hiç inkıtaya uğramamış, "köy ortamı ya" birileri kıskançlıktan dolayı aramızı bozmaya çalışmışsa da başarılı olamamıştır. İki yıl bir fiil aynı odada kaldık, beraber aynı sofrada ve aynı tabaktan yemek yedik, beraber içtik, beraber okula gittik, beraber aynı sınıfta ders gördük , beraber yürüdük köy yollarında, acı ve tatlı nice günleri beraber geçirdik. Birinin bir ma'zuratı olur da okula gitmezse öbürü de gitmezdi. Öylece birbirimizden ayrılmazdık. Es kaza çarşıda tek başına gezsem Ali nerede? diye bana sorarlardı. Tersi de doğrudur. Enteresandır aynı soru halâ sorulmaya devam edilmektedir. Aslında ikimizin dostluğuylâ alakalı rahat bir kitap yazılabilir. Samsun"dan doğup büyüdüğüm Tonya Sayraç Köyü'ne selâm olsun.Bu vesile ile dostum Ali KARA'ya da selâm olsun. Rabbim dostluklarımızın sayısını artırsım ve daim eylesin.

Mübarek Ramazanın 13.gününe giriyoruz. Rabbim orucumuzu ve diğer ibadetlerimizi kabul eylesin. Yazımı, kısa da olsa olumlu ya da olumsuz yorum ve değerlendirmenizi beklerim. Zira motivasyonumu artırır inşallah. Selâm ve Duâ ile....

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.