( Bu yazıyı sokağa çıkma yasağı sürerken okuma fırsatınız olur diye yazdım. Umarım okursunuz. Coronasız bir yazı oldu, çünkü Coronadan en somut etkilenensiniz şu anda … Uzun da oldu pek, nasılsa hafta sonu çok zamanınız olacak evde... Umarım okursunuz bu 35 yıl öncenin enstantanelerini ...)

Vakit tamamdı …

* ‘’ Nişantaşı‟nda, o zamanın en lüks Kafe`sinde oturuyoruz.

Parti Sekreterinin ciddi bir olaydan söz edeceği belli.

Anlatıyor:

Parti içinde muhalefet bir grup oluşmuş, taraftar toplamak için uzun zamandan beri

uğraşıyorlarmış. Bir toplantılarında benim adım geçmiş. Partide önemli bağlantılarım olduğu için beni kazanmaları, önemli bir güce erişmelerini sağlayacakmış. Bir kişiyi bu bağlantıyı kurmakla görevlendirmişler. Bu kişi yakalanmış ve polisteki ifadesinde her şeyi söylemiş.

Polis peşimdeymiş. Ne kadar iyi saklanırsam saklanayım, iki aydan fazla dayanamazmışım.

Onbeşgüne kadar hazır ol!

Çıkıyorsun.

Aval aval bakıyorum.

Devam ediyor.

“Bu süre içinde, tüm bağlantılarını bildireceğimiz yoldaşlara devredeceksin.

Çıkışla ilgili hiç kimseye, hiç bir şey söylemeyeceksin”

Benim, şimdiye kadar çıkanlara söylediklerimi bana tekrarlıyor.

Söyleneni aynen yapıyorum.

Beklenen gün geliyor.

Yine çantama birkaç çamaşırımı koyup, sabahın köründe evin salonuna çıkıyorum....’’

O sırada, Yavuz Top’un bağlama kusunda bağlama kursuna gidiyordum Yavuz’a çantama sığacak bir cura bulup bulamayacağını soruyorum, bavuluma çaprazlamasına yerleştirdiğim sazın yanına bir kavanoz biber yani İsotla birlikta bir kaç iç çamaşırı yerleştiriyorum... Yanımda taşıyamayacağım bağlamam yeğenim

Barış Satış

' kalıyor ...

Bugün Barışın bağlamadaki ustalığını izlerken, kendimden geçiyorum. Ne kadar da güzel ellere geçmiş bağlamam ...

* ‘’...Annem salonda dikiş dikiyor.

Ta başından beri bizimle, bizim dertlerimizle birlikte olan anam.

Tüm yoldaşlarımın tanıdığı .

Tüm yoldaşlarımı tanıyan anam.

Dostuma dost, dümanıma düşman anam.

“Ana ben bir süre gideceğim” diyorum.

Dikişten başını kaldırıp yüzüme bakıyor.

“Bu gidişd iğerlerine benzemiyor oğul” diyor.

Kimseye bir şey söylenmeyecek talimatını bir tarafa bırakıp,

“Evet ana, diğerlerine benzemiyor” diyorum.

“Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var.

Sana çok şey söylemek isterdim.

Aklıma hiç bir şey gelmiyor.

Eğer bana bir şey olursa.

iyi bir oğlum vardı de.

Onu diyemiyorsan, iyi olmaya çalışan bir oğlum vardı de.”

Hiç bir şey söyleyemiyor.

Boynuma sarılıyor.

Sicim gibi yaşlar akıyor gözlerinden.

Sessiz.

Boğazım düğümleniyor.

Metanetimi koruyorum.

Ağlamıyorum.

Ne metin insanlardık biz..

Ağıt yakmak olmazdı, yakışmazdı bize.

Arkama bakmadan sokağa fırlıyorum.

Hasretin şairi Nazım‟ın dediği gibi:

Yedi tepeli şehirde gonca gülümü, oğlumu bırakıyordum.

Sevdiklerimi ve sevenlerimi.

Yediyüzellibin kilometre karelik bu ülkede, ayaklarımı basacak bir toprak parçası kalmamıştıartık.

Allah kahretsin.

Allah kahretsin...’’

Curam ve isot çok ama çok işime yaradı...Bulgaristan, Moskova, Berlin, Çekoslavakya da hem yalnızlık günlerime eşlik etti curam, hem de Avrupanın ve özellikle Rusyanın yemeklerini yiyemediğimde pazardan, domates biber alır zevkle yerdim ...

İsot kavanozumu Berlin’de unutmuştum. Aylar sonra Sıtkı Coşkun Stockholme geldiğinde biber kavanozunu da getirmişti...O nüktedan ustalığıyla çok ta benimle gırgır gemeyi ihmal etmedi Çok duygulanmıştım. O kadar işinin arasında o kadar sınırdan biber kavanozunu taşıyacak kadar ince ruhluydu yani ...

* PRAG’ DAN BİR ANI ...

‘’ ... Sabahleyin kapıdan çıkarken, misafirhanenin ayak işlerine bakan Yunanlı‟nın, “Günaydın”

deyişiyle bulunduğum yere çakılıyorum.

Günaydın deyip, “Türkçe biliyor musun?” diye soruyorum.

“Biraz” diyor.

Oturuyoruz, anlatıyor.

65 yaşında. izmir‟de doğmuş, 5 yaşına kadar izmir‟de yaşamış.1920`lerde Yunanistan‟a

taşınmışlar.

Yunan Komünist Partisinin 40 yıldır üyesiymiş. iç savaşta aldığı kurşun yarasıyla sol baş parmağı uçmuş, tutuklandığında Parti onu hapishaneden kaçırmış.

Bunları anlatırken abartısız da olsa gurur duyduğu görülüyordu.

O gün bu gün parmaksızmış.

Bu yüzden, tanıdıkları arasında asıl adı çağrılmaz olmuş.

Parmaksız, diye çağrılırmış.

Zorlanarak konuştuğu türkçeyle, her kelimeyi hatırladıkça sevincinden çocuklar gibi zıplıyordu.

“Nereye gitsem olay çıkıyor” diyordu.

“Yunanistan‟daki olaylar yetmiyormuş gibi, Çekoslovakya`da rahat ederiz diye düşünürken, bir baktık burada Sosyalizmus sallanıyor.

Yine silahlara sarıldık.”

Bir sosyalizmus sallanıyor deyişi vardı, gülmekten yerlere yatıyordum

Uzun zamandır hasret kaldığım kahkahalar....

Prag baharını anlatıyordu.

Sovyet tanklarının Prag‟a girişi.

Anlattığına göre, tüm Çek halkı ayaktaydı.

Ve sosyalizmus sallanıyordu.

Vltava nehrinin kıyısındayız.

Anlatacak birini bulmuştum.

Tam anlamasa da ne gam, dinliyordu ya.

Candandı ya.

Bu olan bitenler, bu vurdum duymazlıklar neydi?

Ben ne düşünmüş, nelerle karşılaşmıştım?

Anlattıkça ajite oluyor, ajite oldukça anlatıyordum.

Durmadan ağlıyordum.

Bu deney dolu insanın kırışmış yüzünde gördüğüm yaştaneleri, duygularımı coşturuyordu.

Eliyle ensemi sardı.

“Her şey güzel olacak” dedi.

Prag‟ın içinden geçen Vltava nehrinin kıyısında, başımı onun dizlerine koydum.

34 yaşındaydım ve başımı bir kez olsun babamın dizine koymamıştım.

Öylece uyuya kalmışım.

Uyandığımda, şefkat sembolü adamın, beni uyandırmamak için nefesini bile kestiğinden

emindim.

Güzel bir hafta geçirdik birlikte.

Patlıcan salataları, domates tavaları, ilginç ve uydurma yemekler yaptık.

O hala, hatırladığı her türkçe kelime için çılgınca, “Buldum, buldum” deyip zıplamaktan vazgeçmemişti.

Sabahlığımı, radyomu ona hediye ettim.

Zor kabul etti.

Sabahlığı giydiğinde,” Burjuvalara benzedim” deyişi vardı ki, ömre bedeldi.

Havaalanında yolcu ederken omuzumdan tuttu:

“Göçmenlikteki arkadaşların Türkiye‟deki tanıdığın insanlar değildir artık.

Herşeyi, herkesi orada değişik bulacaksın.

Herkesi yeniden tanıyıncaya kadar, burada olduğu gibi açık açık konuşma.

Sabret.

iyice tanı, sonra içinden geldiği gibi davran” dedi.

Uçağa isveç‟e gitmek üzere binerken, sadece parmaksıza yürekten el salladım.

Sosyalist sisteme “Desvidanya” demedim.

On yıl sonra sadece parmaksız için Prag`a gittim.

Öldü, dediler.

Bir akşam uyumuş, sabah uyanamamıştı.

Dünya çok güzel bir insanını kaybetmişti....’’

HAYAT İŞTE ... !!!

* Alıntılar 20 yıl önce yayınlanan Örgü kitabımdandır ...

Bir kaç da foto paylaşayım, haldeki görüntümüzü rapor eden ...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.